|
“Kartal Cevizli’de kundağa sarılmış bir halde Balıklıdere’ye bırakılan 10 günlük bir bebek, gece evine dönen vatandaşlar tarafından fark edildi. Bebeği su içinde, sırılsıklam bir vaziyette bulan vatandaşlar, durumu hemen karakola bildirdiler. Olay yerine gelen polisler, soğuktan mosmor olmuş bebeği karakola götürerek ilk tedavisini yaptılar ve ona mama verdiler. Donmak üzere olan bebek kendine geldikçe etrafına gülücükler saçmaya başladı.”
Bu satırlar, herhangi bir günlük gazetenin incecik bir sütununda, yüzlerce haber arasında kaybolup giden sıradan bir haberin bir paragrafı aslında. Ancak bu satırlara “haberler içinden bir haber” gözüyle bakıldığında, hayatın bu kesiti, aynı zamanda hayatın en önemli paragraflarından birisi!..
Kabul edelim ki hızlı kentleşme ve modernleşme olgusu ile birlikte çocuklarımız, evimiz, dahası, büyük Türk ailesi büyük sorunlar yaşıyor. Boşanmalar artıyor, tek ebeveynli ya da boşanmış-parçalanmış aileler çoğalıyor. Yani toplumumuz hızla değişiyor ve bu değişim aileyi de etkiliyor. Belki “deprem”in en dramatik sahneleri çocukların şahsında görüldüğü için, ilk önce onların gözyaşları dikkatimizi çekiyor. Onların dramı yansıyor topluma.
İşte burada bakışlarımızı sosyal devlet meselesine çevirmemiz gerekiyor. İnsanların hayatlarını daha müreffeh yaşayabilmesini amaç edinen sosyal devlet, günümüzde özellikle dayanışmacı ruhun azaldığı bir dünyanın vicdanı olarak büyük önem arz ediyor. Ama unutmayalım ki sosyal devlet olmak, yurttaşlarına sunulan “sosyal hizmetler”e gereken önemi vermekle mümkün hale gelebilir. Tüm bilimsel veriler ve araştırmalar da çocuğun en uygun yetişme ortamının aile yanı olduğunu; ailenin, çocuğun psiko-sosyal gelişiminde çok önemli bir yere sahip olduğunu gösteriyor.
Sorunun ana kaynağı, aile odaklı politikalar üretemememiz. Aynı zamanda bu sancının önemli bir boyutu, Türkiye’deki sistemin kendisinden kaynaklanıyor. Batıcı dünya görüşü başlangıçta sadece kültürel değerler olarak getirilmek istendi ülkemize. Yapılan faaliyetler, Türkiye’de geleneksel yapıyı yıkmak ve Batı değerleri istikametinde yeni bir toplumsal yapılanışı sağlamak amacına yönelikti. Onun için geleneksel yapı, yoğun darbelerin hedefi oldu. Fakat uzun süre toplum, ailesini bir sığınak gibi kullandı ve direndi. Oysa şimdi ilk güzel şeyleri öğrendiğimiz ocağımız, tehlikelerle karşı karşıya. Bunun üzerinde düşünüp kurtuluş kapısına yönelmeliyiz.
Kuruluşunda, “nerede olursa olsun sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, savaş, tabi afet vb. sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakatlanmış, aç ya da açıkta kalmış, zulme uğramış tüm insanlara gerekli insani yardımı ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli tüm girişimleri yapmak” gibi bir insanlık manifestosuna imza atan İHH, yaptıklarıyla bizi ümitvar kılıyor, heyecanlandırıyor, aşka getiriyor; bize dua ettiriyor, tevekkülü hatırlatıyor ve zarafetin kitabını yeniden yazıyor. Bombaların, pazarlıkların, istatistiklerin, stratejilerin havada uçuştuğu bir zamanda dünyanın dört bir yanına kardeşlik, selam ve muhabbet götürüyor. Bu muhabbetlerin en güzeli ise gözbebeğimiz yetimlere gidiyor. Yetimlerin duygularındaki asalet, yüzlerindeki mütebbessim hüzün bizi doğrultuyor. Acılarına ortak olmaya çalıştığımız ümmetin yetimlerine karşı yapmamız gereken şey aslında basit: Onları kendi yavrularımızla aynı görüp onlarla sevgimizi paylaşmak. Şairin dediği gibi; “Kanadı kırık kuş merhamet ister.”
Bekir FUAT
|